Ustasız İK’cılar

 “Deneyim süresi” diye bir şey yoktur.

Deneyim vardır.

Takvim yaprakları, kartvizitte yazan kıdem yılı ya da LinkedIn profilindeki başlangıç tarihi bir mesleğin derinliğini ölçmez. Deneyim; kaç kriz gördüğün, o krizlerde ne yaptığın, neyi yanlış yaptığını ne kadar dürüstlükle kabul ettiğin ve aynı hatayı ikinci kez yapmamak için ne kadar bilinçli çaba harcadığınla ilgilidir.

Ve deneyimin bir boyutu daha vardır:
Bir ustayı izleyerek öğrenmek.

Bir ustanın toplantıda neyi söylemediğini fark etmek.
Kriz anında ses tonunu nasıl düşürdüğünü görmek.
Herkes çözüm konuşurken soruyu nasıl değiştirdiğini anlamak.
Bazen de sadece sessizce oturup, sürecin nasıl yönetildiğini izlemek.

Mesleklerin büyük kısmı böyle öğrenilir.
Kitaplardan değil, insanların yanında durarak.
 
Bugün İnsan Kaynakları alanında çalışan pek çok profesyonelin ortak bir gerçeği var:
Çoğu, mesleği ustasız öğrenmeye çalışıyor.

Organizasyon yapılarının önemli bir bölümünde İK departmanı ya tek kişiden oluşuyor ya da fonksiyonel olarak yalnız çalışıyor. Üst yönetimle doğrudan temas eden, çalışanla birebir muhatap olan, mevzuatın sorumluluğunu taşıyan ama aynı zamanda bu rolün inceliklerini birlikte tartışabileceği deneyimli bir referans noktası bulunmayan çok sayıda İK profesyoneli var.

Bu durum dışarıdan çok görünmez.
Çünkü İK rolü zaten “bilen”, “yöneten”, “çözüm üreten” taraf olarak konumlandırılır.

Ama sahada gerçek çoğu zaman farklıdır.

Bir işe alım sürecinde doğru aday ile organizasyon gerçekliği arasında sıkışıp kalındığında,
Üst yönetim bir kararı hızlıca uygulamak isterken bunun uzun vadeli etkilerini tek başına tartmak zorunda kalındığında,
Bir çalışanla kurum arasında adil dengeyi kurmaya çalışırken iki tarafın da memnun olmadığı kararlar verilmesi gerektiğinde…

İK profesyoneli çoğu zaman bu kararları yalnız verir.
Ve yalnız verilen kararların ağırlığı, zamanla mesleğin görünmeyen yüklerinden birine dönüşür.
 
Eski kuşakların bazı konularda daha şanslı olduğunu düşünüyorum.

Aynı odada çalıştığımız, kapısını çalıp “Ben burada takıldım” diyebildiğimiz yöneticilerimiz vardı. Bazen doğruyu, bazen yanlışı gördük ama her durumda bir referans noktamız vardı. Bir kararın arkasındaki düşünceyi, bir uygulamanın neden işe yarayıp neden yaramadığını sadece sonuçtan değil süreçten öğrenme fırsatımız oldu.

Bugün ise pek çok genç — hatta orta kıdemli — İK profesyoneli doğrudan “uzman” rolüyle sahaya çıkıyor.
Rol var, sorumluluk var, beklenti yüksek; ama mesleğin ince ayarlarını birlikte konuşabileceği deneyimli temas noktaları sınırlı.

Bu yüzden son yıllarda İK alanında sık duyduğum cümlelerden biri şu:

“Bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum ama bunun adı eğitim değil.”

Gerçekten de çoğu zaman eksik olan şey yeni bir bilgi değildir.
Eksik olan, bilgiyi karar anında nasıl kullanacağını birlikte düşünebileceğin bir zihinsel temas alanıdır.

Çünkü İK mesleğinin en zor tarafı teknik konular değildir.
En zor taraf, gri alanlardır.

Politika ile adalet arasındaki mesafe,
Hız ile sağduyu arasındaki gerilim,
Kurum beklentisi ile mesleki etik arasındaki ince çizgi…

Bu çizgiler kitaplarda anlatılmaz.
Çoğu zaman bir ustanın yanında, gerçek vakaların içinde öğrenilir.
 
Ustasız çalışmak, öğrenmeyi imkânsız kılmaz.
Ama öğrenmenin hızını ve derinliğini değiştirir.

Deneye yanıla öğrenmek mümkündür; fakat bazı hatalar tekrarlandığında maliyeti sadece süreçlere değil, kişinin mesleki özgüvenine de yansır. Bir noktadan sonra insanlar şu soruyu kendilerine sormaya başlar:

“Ben gerçekten yetersiz miyim, yoksa bu rol doğası gereği yalnız mı?”

Çoğu zaman cevap ikincisidir.

İK rolü, organizasyon içinde herkesle temas eden ama çoğu zaman kendi mesleki temas alanı dar olan bir roldür. Bu nedenle İK profesyonellerinin gelişim yolculuğunda en kritik unsurlardan biri yalnızca yeni bilgi edinmek değil, deneyimi birlikte anlamlandırabilecekleri mesleki diyalog alanlarına sahip olmaktır.

Çünkü bazen bir kararın doğruluğu, cevabın kendisinden çok o kararı hangi bakış açısıyla verdiğini görmekle netleşir.
Bazen de insanın ihtiyacı olan şey yeni bir yöntem öğrenmek değil, yaşadığı durumun mesleğin doğal bir parçası olduğunu fark etmektir.
 
Bugün meslekte yıllar ilerledikçe daha net gördüğüm bir gerçek var:

İK’nın en büyük gelişim sıçramaları genellikle eğitim salonlarında değil, gerçek vakaların dürüstçe konuşulabildiği ortamlarda gerçekleşir.
“Ben de aynı şeyi yaşamıştım” cümlesi bazen bir kitap dolusu teoriden daha öğreticidir.
Doğru soruyu birlikte aramak, hazır cevaplardan çok daha kalıcıdır.

Belki de bu yüzden mesleğin belirli bir noktasından sonra pek çok İK profesyoneli aynı ihtiyacı hissetmeye başlar:
Her şeyi tek başına taşımak zorunda olmadığı bir mesleki alan.

Çünkü ustasız öğrenmek mümkündür.
Ama ustasız kalmak zorunda değiliz.

Yorumlar